Haberler

İstinye Üniversitesi Rektörü İktidar Dergisi’ne Türkiye’deki Değişimin Üniversitelerle Olacağını Konuştu

30.04.2017

“TÜRKİYE’DE DEĞİŞİM ÜNİVERSİTELERLE OLACAK”

Türkiye’nin ekonomik büyüme ve kalkınma hedeflerinin temelini oluşturan üniversiteleri ve güçlü beyinler için cazibe merkezine dönüşmesinin yollarını, İstinye Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Melih Bulu ile konuştuk. Türkiye’nin potansiyeline dikkat çeken Bulu, gençlerin kendine güvenmesi gerektiğinin altını çizdi.

Ülkelerin kalkınma hedeflerinde üniversitelere düşen rol nedir?

Dünyadaki rekabet ortamında ülkelere baktığınızda iki grup var. Bunlardan biri, şehir devletleri diyebileceğimiz, küçük ama esnek olmaları daha kolay olan devletler. Singapur, Dubai, Birleşik Arap Emirlikleri gibi site devletleri… Bir de hem daha büyük coğrafyası hem de tarihi bir altyapısı, kültürü ve geleneği olan ülkeler var. Bunlar hem nüfus olarak büyükler hem de kapladıkları coğrafya olarak da büyük ülkeler. Almanya, Fransa, İngiltere, ABD, Rusya, İran, Çin, Hindistan ve Türkiye… Belki Kanada’yı da koymak lazım bunların arasına. Singapur gibi bir şehir devletiyseniz, etki alanınız bir yerde kalıyor. Ama İngiltere, Fransa ya da Türkiye’yseniz, tarihten gelen bir ekosisteminiz var. Mesela İngiltere aynı zamanda Büyük Britanya Topluluğu’dur. Avustralya da bunun içindedir, Yeni Zelanda, Afrika, Hindistan da… İngiltere bir şey yaptığında ciddi bir etki alanı oluşur. Aynı şekilde Fransa, özellikle Afrika’da çok etkindir. İspanya’nın Güney Amerika’da etki alanı vardır. Türkiye dediğiniz zaman da tabii ki Osmanlı. Türkiye’de bir şey yapıldığı zaman onun yankıları Balkanlar’dan, Orta Asya’dan, Ortadoğu’dan, Afrika’dan geliyor. O yüzden de rekabet oyununda ülkeler bu ekosistemleriyle hareket ediyor.

İmparatorluk genleri taşıyan ülkelerin ekosistemleri öne çıkıyor diyebilir miyiz?

Evet. Ekosistemi olan ve geçmişte imparatorluklar kurmuş, yönetmiş olan bu kilit ülkelere dikkat ederiz. Bunlar tarihte hep birbirleri ile rekabet içinde olmuşlar. Bu rekabet, zaman içinde unsurlarını değiştirmiş. Eskiden belki insan gücü önemliydi. Türklerin atı iyi kullanması, İngilizlerin denizde üstünlüğü ele geçirmeleri gibi. Günümüzde ise artık üstünlük sağlamanın bir numaralı bileşeni bilgi üretmek. Artık hammaddesi olan ya da başka bir özelliğe sahip ülkeler değil, bilgiyi üretebilenler üstün hale geliyorlar. Bilgi üretmenin bir numaralı adresi de üniversiteler.

Bu yüzden bir ülkeyle ilgili rekabet konusu gündeme geldiğinde, hemen oradaki üniversitelere bakarız. Üniversite dediğinizde, kampüs de önemlidir ama daha önemlisi, oradaki hocalar ve öğrencilerdir. Bunların uyumudur. Tabii bilgi üretip üretemediklerine bakarız. Çünkü çok iyi bir hocayı da getirseniz, doğru ortamı sağlayamazsanız, yine olmuyor. Önemi olan hocaların ve öğrencilerin motivasyonlarıdır. Üniversitenin kurumsallaşmasıdır. Bütün bunlar birleşiyor. Zaman içinde eski üniversitelerin yüzlerce yıllık tarihlerine vurgu yaptıklarını görürsünüz. Bu, hem avantajdır hem dezavantajdır. Çünkü her şey o kadar hızlı değişiyor ki, üniversiteler de bu değişime uyum sağlayamayabiliyorlar. Mesela şu anda yükselen bir dalga var: Üniversiteler, derslerin içeriklerini artık internete koyuyor. İnternetten takip ederek o dersi almış sayılıyorsunuz. Yavaş yavaş bu artıyor. Eski üniversiteler buna daha çok direnç gösteriyorlar. Ama şu anda çok ciddi bir dalga geliyor. Bunu göremeyen üniversiteler bu yarışta her an geri kalabilirler. Ülkelerin rekabetçiliği ile üniversitelerin iyi olması yakın bir ilişkiye dönüştü. O yüzden de şu anda Türkiye’de 181 tane üniversite var ve sayıları artmaya devam ediyor. Aslında Amerika’ya baktığınızda 4 binin üzerinde üniversite var. Nüfuslarının 320 milyon olduğunu düşünürsek, bu orana göre bizim de bin kadar üniversitemizin olması gerekiyor. Amerika’nın oranına göre aslında üniversite sayımız çok değil, tam tersine az görünüyor. Daha önemli olan ise üniversitelerimizin niteliği.

Peki nitelik olarak ne durumdayız?

Bu konuda uluslararası üniversite sıralama endeksleri önemli. Üniversitelerle ilgili çeşitli kriterlere göre, sizin üniversitenizin dünyadaki yerini ölçmeye çalışıyorlar. Bunlar yüzde 100 doğru değildir ama size de bir fikir veriyor. Bu endekslere göre, Türkiye’nin üniversiteleri, bizim coğrafyamızda önde. Ortadoğu, Rusya, Balkanlar hatta Asya’ya baktığınızda, Türkiye’nin üniversiteleri ön sırada. Ancak Batı Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’ne göre gerideyiz. Bu ülkeler aynı zamanda rekabette de önde olan ülkeler. Aslında buradaki sıralamada da biraz yanılma payı var. Çünkü bu endekslerdeki sıralamalar, İngilizce yayınlanan makaleler temelinde oluşuyor. Türkiye’nin bu dergilerde ciddi sayıda yayını olmakla birlikte, tam potansiyelimizi gösteremediğimizi düşünüyorum. Çünkü şu anda çok ciddi bir motivasyonumuz yok. Potansiyelimiz var ama aktif hale getirmiyoruz. İstersek çok daha fazlasını yapabiliriz. Bu da şu demek; o potansiyeli gösterirsek, uluslararası sıralamalarda şu anda bulunduğumuz yerin en az iki katı daha yukarıya çıkabiliriz. Türkiye’nin bilgi üretme kapasitesi kötü durumda değil. 2023’te dünyanın ilk 10 ekonomisi arasına girme hedefimiz var. Mevcut üniversite sistemimize ince ayarları biraz daha iyi yaparsak, üniversitelerimiz ilk 10 ülkenin içine girebilir.



Yapılması gereken ince ayarlar nelerdir ve neden potansiyelimizi gösteremiyoruz?

Üniversitelerimizin öğretim değil, araştırma ağırlıklı olması gerekir. İki tip üniversite yaklaşımı mevcut. Birisi hocanın sınıfa gelerek dersi öğrenciye aktardığı ve hocanın bütün işinin hemen hemen bu olduğu üniversiteler. Ki bizim öyle. Aynı lise gibi. Öğrenciler, genelde de hocanın dersi iyi anlatmasına güvenerek çalışmadan derse geliyorlar. Hoca, öğrenci konuyu ilk defa duyuyormuş gibi anlatıyor. Öğrenci dinledikten sonra anladığını ve öğrendiğini düşünüyor ve o dersi belli bir noktada öğreniyor. Bu, bir eğitim üniversitesinin tanımı. Bir de araştırma üniversitesi var. Araştırma üniversitesinde hoca derse girip ders anlatıyor ama buna ek olarak araştırma yapıyor. Bilim piramidine bir tuğla da o koyuyor. Bunun için uğraşıyor. Bu nedenle de uğraştığı konu neyse onunla ilgili dünyadaki konferanslara katılıyor, makaleleri okuyor, o kişilerle devamlı irtibatta oluyor. Bu sayede o konuya kendi bir fikir ekliyor. Bunu da yazdığı makaleler ve kitaplarda görüyoruz. Kendi alanında uluslararası prestiji olan dergilerde makale yayımlayabiliyor. Zaten endeksler de bu makalelere bakıyor. Mesela İstinye Üniversitesi’nin bir hocası, bir makale yayımladığı zaman onu bütün dünya görüyor. Bu da herkesin ilgisini çekiyor; çünkü o makale o alanda yeni bir şey söylüyor. Bu, zor bir şeydir. Dünyaya yeni bir şey söylüyorsunuz, bilime katkı yapıyorsunuz.

Bu yönde nasıl daha aktif olabiliriz?

Bunun birkaç yolu olmakla birlikte, öncelikle ülke olarak bu araştırma üniversitelerinin sayısını ve imkânlarını artırmamız lazım. Hem teknik altyapı hem hocaların imkânları açısından… Bu bilim insanları çok değerli insanlardır. Bu kişiler öğrencilere sadece standart bir ders vermek yerine, yeni bir şey bulmak ve patent almak için de yetkinler.


Beyin konusunda bizi cazibe merkezi haline getirecek olan da bu olsa gerek?

Zaten bize o beyinler lazım. Yani yeni patent alacak ve buluş üretecek insanlar önemli. Eğer Türkiye’de araştırma üniversitelerimizin sayısını artırabilirsek, Türkiye sadece Türkler için değil, bütün dünya için de cazibe merkezi olacaktır. Amerika bugün süper güçse, bunun arkasındaki beyin gücü dünyanın dört bir yanından Amerika’ya giden beyinlerdir. Hintlisi, Çinlisi, Türk’ü… Bizim en iyi beyinlerimiz şu anda ABD’de bilimle uğraşıyorlar ve birçok bilimsel buluş üretiyorlar. Bence görünen köy kılavuz istemez. Yani biz de Türkiye olarak aynı şeyi yapabiliriz. Şu anda 181 üniversitemiz var. Eğer bu üniversitelerimiz yurtdışından belli bir seviyede bilim insanı getirebiliyorlarsa bunun önünü açalım. Bu insanların maaşlarının bir kısmı ödenerek mi desteklenir ya da başka bir formül mü bulunur bilmiyorum; ama gelmelerinin kolaylaştırılması lazım. Bu insanlar geldiği zaman araştırmalar artacak. Patent geliri olacak ve bu ekosistem daha da gelişecek. Bunu yaparsak, Türkiye çok daha iyi bilgi üreten bir ülke haline gelecek ve onun sanayiye yansımalarını göreceğiz. Yazılım, finans gibi…


İstinye Üniversitesi’nin bu konudaki çalışmaları ne yöndedir?

Biz çok yeni bir üniversiteyiz ama bir bakıma da değiliz. Çünkü kurucu vakfımız, aslında Türkiye’de 25 yıldır sağlık sektöründe ve şu anda 30 hastanesi olan bir yapının tecrübesi ile üniversiteyi kurdu. Sadece Türkiye’de değil, dünyada da iddialı bir üniversite olmak istiyoruz. Gerçekten dünya bilimine katkıda bulunmak istiyoruz. Burayı bir araştırma üniversitesi olarak kurguladık. Henüz öğrencilerimizi almadan araştırma laboratuvarlarımızı devreye aldık. Her bir araştırma laboratuvarımızın başına da bu alanda dünyada önemli araştırmaları olan hocalarımızı getirdik. Burada bir taraftan öğrencilerimizi yetiştirme, bir taraftan da dünyadaki bilim piramidine tuğla koymaya niyetimiz var. Bu kapsamda kanser araştırmaları merkezimizi kurduk ve kurulur kurulmaz da kanser ilacıyla ilgili ilk patentini aldı. Sinir bilim araştırmasıyla ilgili laboratuvarımız var. Üç boyutlu organ üretimi ve kök hücreyle ilgili laboratuvarımızı kurduk. Bunlar standart öğrencilerin ders aldığı laboratuvarlar değil, araştırmaların yapıldığı ve dünyaya katkı sağlamayı hedeflediğimiz araştırma merkezleri. Fakat üniversite olarak sadece sağlık bilimlerinde değil, sosyal bilimlerde de ciddi bir yapılanmamız olacak. Özellikle yönetim bilimlerinde, Türkiye’nin ciddi bir kalifiye iş gücüne sahip olması gerektiğini düşünüyoruz. Yönetimle ilgili konularda ciddi bir yatırım yapmayı planlıyoruz. Elbette yönetim dediğiniz şeyin ekonomik, teknolojik, sosyolojik ve psikolojik boyutları var. Bunların hepsi ilgili kürsüler olacak. Sağlık bilimleri ve sosyal bilimlerde öne çıkacağız. Tabii ki teknolojisiz artık hiçbir şey olmuyor. O yüzden özellikle bu iki alana destek verecek teknolojide çok iyi olacağız. Özellikle bilgisayar teknolojileri ve nano teknoloji çok önemli.

Dünyayla rekabette dil eğitiminin önemini düşünürsek, bu alanda nasıl bir yol izliyorsunuz?

Dil çok tartışmalı bir konu. Şimdiye kadar İngilizce eğitim veren birçok üniversitede hocalık yaptım. Bu üniversiteyi kurarken de Türkiye’nin şimdiye kadar hiç düşünmediği bir model üzerinde karar kıldık. Bu, aslında Türkiye’deki bütün üniversitelere örnek olacak. O da şu: Eğitim dilimizi Türkçe yapacağız ama öğrencilerimize çok iyi İngilizce öğreteceğiz. Böyle bir model geliştiriyoruz. Detaylarını zaman içerisinde göreceksiniz. Çünkü öğrencilerimizin çoğunluğu Türk öğrenciler. Yani anadili Türkçe. Bu yüzden derste ne kadar anlatırsanız anlatın, anadil dışında bir dilde eğitim verdiğinizde hoca ile öğrenci arasındaki etkileşim en iyi ihtimalle 100 üzerinden 80. Ama anadilde bunu yüzde 100’e çıkarmak mümkün oluyor. O zaman da dersin verimliliği çok artıyor. En iyi hazırlık okulunu da kursanız, Türkçe dışındaki bir dilde eğitimle o yüzde 100’e ulaşamıyorsunuz. Dünyanın bilim dili İngilizce olduğu için bir yanda da İngilizceyi çok iyi kullanabilmek gerekiyor. Burada şöyle bir nüans var; İngilizcede okuma, konuşma, dinleme, yazma her biri ayrı ayrıdır. Bu yüzden de dört ayrı sınav yapılır. Bunların her biri aslında birbirinden biraz farklı. Soru şu: Bir bilim insanı bunların hepsinde mi mükemmel olmalı, yoksa okuduğunu anlama aşamasında mı daha iyi olması önemli? Bu daha önemlidir. Çünkü yabancı literatürü takip edecekseniz, okuduğunuzu anlamada çok iyi olmanız gerekir. Şu anda eğitim dilimiz Türkçe olmakla birlikte, İngilizce eğitimimizi buna göre planlıyoruz. Öğrencilere standart bir İngilizce öğretmek yerine, onların bölümü her neyse ona göre daha özel bir eğitim vermeyi planlıyoruz. Tıp öğrencisinin okuduğunu anlaması çok önemliyken, uluslararası ilişkiler öğrencisinin iyi konuşabilmesinin önemli olması gibi. Çok daha terzi işi bir dil eğitim programı uyguluyoruz. Bu da Türkiye’de ilk olacak bir yöntem ve Türkiye’ye başarılı bir model sunacağız.

Dünyada çokuluslu üniversite örnekleri görüyoruz. Türkiye için bunun uygulanabilirliği nedir?

Çokulusluluk, bir üniversitenin birden fazla kampüsü olması anlamına geliyor. Bu, biraz Amerikan ve İngiliz üniversitelerinin gelir elde etmek amaçlarıyla ilgili. İşin arka planına bakınca; bu, aslında bir ek gelir elde etme yöntemi diyebiliriz. Amerika’da ve İngiltere’de üniversitelerin harcamaları çok arttı ve yeni bütçe ihtiyaçları oluştu. Oradaki akıllı yöneticiler diğer ülkelerden gelir elde etmenin yöntemini aradılar ve bu onlardan bir tanesi. Başka modeller de var ama bir Amerikan üniversitesi Şanghay’a gidiyorsa, buradaki temel motivasyon daha çok para kazanmak. Türk üniversiteleri şu anda o aşamada değil. Biz şu anda yurtdışındaki öğrencileri Türkiye’ye getirme aşamasındayız. Türkiye’deki yabancı öğrenci sayısı hızla artıyor. YÖK bu konuda başarılı bir çalışma yapıyor. Ancak bunun bir sonraki aşamasında bu dediğiniz yapılabilir. Özellikle Osmanlı coğrafyasında. Türkiye’deki üniversiteler oralarda kampüs açabilir ya da oradaki üniversitelerle ortak programlar düzenlenebilir. Şu anda bunu yapan bir üniversitemiz yok.

Türkiye’nin sahip olduğu medeniyet mirasını ileriye taşımak için, sosyal bilimler alanında neler yapılmalı?

Sizin hedefleriniz neler? Sadece ekonomik değil, kültürel anlamda da kalkınmayı sürdürebilmek için, sağlık bilimlerinde ne kadar iyi olursak sosyal bilimlerde ondan daha iyi olmak istiyoruz. Çünkü biz kendimize güvenimizi yeniden kazanmazsak, Türkiye olarak hiçbir zaman o 10 ülke içine giremeyiz. Şu anda Türkiye’de özellikle genç öğrencilerin hâlâ bir kendine güven problemi var. Özellikle yüksek teknolojide. Bizim bir an önce bunu çözmemiz gerekiyor. Bunu da çözeceğimiz en iyi yer, kendi köklerimize bakmak. Çünkü biz bir zamanlar dünyanın süper gücüydük ve altı asır böyleydik. Demek ki bunu çözmüş bir maziden geliyoruz. Mesela bizim müziğimiz Batı’nın müziği kadar iyi bir müzik ancak bunun ortaya çıkarılması lazım. Bir örnek vereyim, okuduğum bir makalede Itri ile Bach’ı ve Mozart’ı karşılaştırıyordu. Popüler müzik sitelerinde Itri’yi sorguladım. Tanımlı bile değil. Şu anda Batı, Bach’ı ve Mozart’ı devam ettiriyor ama bizde Itri devam etmiyor. Türkiye’de bir Itri konseri çok az duyarsınız. Üstelik bunu Batılıların yazdığı bir makalede gördüm. Demek ki burada bir hata var. Bu yüzden kendine güvenen öğrencilerimizin yetişmesi için, bizim öğrencilerimiz Itri’yi, Dede Efendi’yi çok iyi bilecek ve onları Bach ve Mozart ile karşılaştırabilecek. Karşılaştırabilmek için de önce Itri ve Dede Efendi’yi görmesi gerekiyor. Bunu da sağlayacak yer, üniversite. Seneye üniversitemizde açmayı planladığımız konser salonumuzda, belki açılışı Itri konseri ile yapacağız. Türkiye’nin ihtiyacı olan değişim üniversitelerden gelecek. Elbette önce kendimize güvenmemiz gerekiyor. Bu anlayışta hocaları bulup üniversitelerimize almak gerekiyor. İnanın birçok hoca var.

Türkiye’nin beyin gücüne katkı için yurtdışından öğretim görevlisi transfer ediyor musunuz?

Bölümlerimizi Türk hocalar ile kuruyoruz ancak yüksek lisans ve doktora seviyesinde bilim üretildiği için, oralarda yabancı hocalarımızı kullanıyoruz. Hocaların yabancı ya da Türk olmalarından öte, hem yurtdışını hem Türkiye’yi bilen isimlerin Türkiye’ye gelmesi mantıklı. Bu coğrafyayı bilen isimler gerekli. Tabii İstanbul dünyadaki bütün bilim insanları için bir cazibe merkezi. O yüzden İstanbul’a hoca getirmek daha kolay. Elbette o hocayı buraya getirdiğiniz zaman onu kullanmayı biliyorsanız bir işe yarıyor. Yoksa sadece turistik bir gezi yapıyor ve dönüyor.

Türkiye şu anda dünyada hangi disiplinlerde öne çıkıyor ya da çıkabilir?

Türkiye şu anda sağlık bilimlerinde çok önde. Kızını doktora ya da mühendise vermek makbul diyerek uzun süre en iyi beyinlerimizi doktor ya da mühendis yaptık. O yüzden burada doğal avantajımız var. Yeni gelişen alanlara baktığınızda ise şu anda en iyi beyinlerimizi hukuk alanına yönlendiriyoruz. Aynı zamanda psikoloji de yükselen bir alan. Elbette bunların sonuçlarını en az 10 yıl sonra alabileceğiz. Bu durumu, bizden de iyi düşünürler çıkacağının göstergesi sayıyorum. İyi beyinler toplumda çok az. Bunları nerede kullandığınız toplumun da yönünü tayin ediyor. O yüzden de yüksek IQ’lu öğrencilerimiz konusunda titiz olmamız lazım ve tabii yurtdışındaki beyinleri transfer etmek için de iyi bir ekosisteme ulaşmamız gerekiyor. Yabancı isimlerin Türkiye’de çalışabilme prosedürleri üniversiteler için daha kolay şu anda. YÖK önümüzü açtı. Bu bir avantaj. Ancak devletin teşvikinin artması lazım. Belki yurtdışındaki yüksek maaşlara denk olabilmesi için çalışmalar olabilir.